Steve Nash Haklı Ama Hikâye Bu Kadar Basit Değil (Murat Özyer)

Steve Nash’i dinlerken insanın içi hem ferahlıyor hem de burkuluyor. Çünkü söylediği şeyler doğru. Acı ama doğru. Pay to play sisteminin (katılımın ücretle mümkün olduğu sistem) oyuncu gelişimini zehirlediğini, oyunun pazarlanabilir bir gösteriye dönüştüğünü, basketbolun öğretilmekten çok satıldığını söylüyor. Blake Griffin de onu tamamlıyor: Avrupa basketbolu oyuncu üretmiyor, oyun öğretiyor.
Buraya kadar itirazım yok.
Ama buradan sonra durup şunu sormak zorundayız:
Bu tabloyu Türkiye’ye birebir kopyalayarak konuşabilir miyiz?
1983’ten bu yana basketbolun içinde, farklı yaş gruplarında ve farklı görevlerde yer aldım. Uzun yıllar yapmadığımız bazı işleri ise son altı yıldır eşimle birlikte hayata geçiriyoruz. Türkiye’nin dört bir yanından, her seviyeden basketbol insanıyla temas halindeyim; farklı koşulları, farklı bakış açılarını dinliyor, öğrenmeye devam ediyorum.
Bu yüzden meseleyi dışarıdan ahkâm keserek değil, tam merkezinden, sahadan ve yaşanmışlıktan konuşmak istiyorum.
Türkiye’de Aidatlı Kulüp Düzeni: Zorunlu Evrim” mi?
Son 25 yılda Türkiye’de basketbolun yapısı kökten değişti.
Bu değişimi “iyi–kötü” diye etiketlemek kolay ama eksik olur.
Gerçek şu:
• Devlet salonları kulüplere açık olmaktan çıktı
• Salon kiraları ciddi maliyet kalemi haline geldi
• Ligler, turnuvalar, deplasmanlar başlı başına bütçe ister oldu
• Kurumsal sponsorluklar tabana inmedi
• Belediyecilik sporu sürdürülebilir şekilde fonlayamaz hale geldi
Bu noktada sistem bir boşluk üretti.
Ve doğa boşluk sevmez.
O boşluğu aidatlı kulüpler, yani spor okulu kökenli yeni nesil yapılar doldurdu.
Bu kulüpler ne yaptı?
• Ailelerin artan çocuk nüfusuna spor imkânı sundu
• Salon kiraladı, organizasyon yaptı
• Devlet okulları ve kolejler salonlarını kiralayarak veya kendi spor okullarını organize ederek gelir sağlamaya başladı
• Kurumsal spor okulları ehil, eğitimli, sahayı bilen antrenörleri istihdam etti
• Oyuncu kaynağını tabana yaydı
• Sistemli bir yapının eksikliği, minik basketbolcu adaylarının nitelikli basketbol eğitimine erişimini, bölgesel imkanlar ve tesadüfler üzerinden şekillendirdi
Bugün Türkiye’de oyuncu havuzu genişliyorsa, bunun önemli bir kısmı bu yapılar sayesindedir.
Bunu görmezden gelerek Avrupa-Amerika romantizmi yapmak, meseleyi eksik okumaktır.

Asıl Tehlike Nerede Başlıyor?
Steve Nash’in eleştirisi Türkiye için de geçerli ama başka bir yerden.
Sorun aidat almak değil.
Sorun şu soruya verilen cevapta gizli:
“Bu aidat neyin karşılığı?”
Eğer aidat:
• Salon kirası,
• Organizasyon,
• sürdürülebilirlik,
• iyi bir antrenör kadrosu
• kaliteli bir basketbol ve spor eğitimi
için alınıyorsa, bu sistem meşrudur.
Ama aidat:
• Veliyi müşteri,
• çocuğu vitrin,
• maçı reklam,
• sosyal medyayı şov unsuru
haline getiriyorsa…
İşte orada Nash’in bahsettiği çürüme başlar.
Highlight -Klip Kültürü Türkiye’ye de Var
Bugün bizde de aynı salgın var:
• “Topu eline alsın”
• “Topla cambazlık yapsın”
• “Topu potaya atsın”
• “Video klibi çıksın”
• “Beğeni gelsin”
• “Transfer olsun”
Oysa basketbol böyle öğrenilmiyor, elit oyuncu böyle olmuyor maalesef.
Basketbol:
• oyunu bilerek ve okuyarak oynanır
• zamanlama ve doğru karar ile değerlenir
• basitlik ve çok tekrarla ile ustalaşır
Avrupa’nın farkı burada.
Çocuklara erken yaşta şunu öğretir:
“Her an bir şey yapmak zorunda değilsin.”
ABD’de – ve artık bizde de – çocuklara şunu fısıldıyoruz:
“Topla bir şey yapmazsan görünmez olursun.”
Bu, oyunu öldüren cümledir.
Basketbolda topsuz da yapılacak o kadar çok şey var ve üst düzey liglerde oynayan takımlar bu yönü gelişmiş sporcuları takımlarına almak için yarışıyorlar.
Avrupa Modeli mi, Türkiye Gerçeği mi?
Türkiye, Avrupa’nın birebir kopyası olamaz. ABD de olamaz. Olmamalıdır.
Eski bir basketbolcu olan Sevgili Levent Erden Hocamın çok sevdiğim bir sözü vardır:
“Amerikan kaşığıyla Türk reçeli yenmez.”
(Orijinalinde reçel olmadığını da not düşelim.)
Ama bu, onlardan hiçbir şey öğrenmeyeceğimiz anlamına gelmez.
Yaklaşımları süzgeçten geçirip, ilkeleri alabiliriz.
• Uzun vadeli gelişimi merkeze koymak
• Usta koç sayısını artırmak
• Takım oyununun kutsallığını korumak
• Her çocuğu yıldız yapma zorunluluğundan vazgeçmek
• Oyuncuyu tek yönlü değil, çok yönlü yetiştirmek
Aidatlı bir kulüp de bunları yapabilir.
Özel ders veren bir antrenör de bunları savunabilir ve uygulayabilir.
Uygulamayı gerçekten değerli kılan tek şey ise şudur:
ÖNCELİK SIRASI

Steve Nash Haklı Ama Hikâye Bu Kadar Basit Değil (Murat Özyer)

Ve Final: Master Po ve Çekirge
Steve Nash bize şunu söylüyor:
“Sorun çocuklarda değil, onları yönlendiren yapıda.”
Türkiye’de bu yapının büyük bir bölümü artık aidatlı kulüpler üzerinden yürüyor.
Bu bir gerçek.
Ve bu gerçek, doğru yönetilirse bir fırsattır.
Ama şunu da açıkça söyleyelim:
Eğer biz;
• Çocuğun öğrenme süresini değil, velinin beklentisini yönetirsek
• Oyunun özünü değil, pazarlanabilir anlarını öne çıkarırsak
• Sabırlı gelişimi değil, hızlı sonuçları başarı diye sunarsak
Bu yapıyı bir fırsata değil, kaçırılmış bir şansa dönüştürürüz.
Ülkemizdeki hakim sistemin bize direttiklerine karşı çıkarak “dairenin” dışına çıkıp, eşimle beraber kendimize kurduğumuz butik organizasyonlarla eğitiyoruz, öğreniyoruz, eğleniyoruz, hayatımızı devam ettiriyoruz. Halen sahadayız ve tecrübelerimizi paylaşabildiğimiz, yeni şeyler öğrenerek gelişmeye devam edebildiğimiz deli gibi tutkulu olduğumuz basketbolla yaşamaya devam ediyoruz.
Geldiğimiz noktada şunu söyleyebilirim;
Alt yapı basketbolu, sadece para kazanılan bir alan olursa,
oyuncu değil müşteri üretir. Ve bu zihniyet basketbolun güzelliklerini, çekim gücünü görünmez hale getirir.
Basketbolun özü bazen en karmaşık analizlerde değil, en sade hikâyelerde saklıdır.
Taktik tahtalarında, istatistik tablolarında ya da sosyal medya kliplerinde değil…
Bir ustanın çırağına fısıldadığı basit bir cümlede.
1980’lerin meşhur Kung-Fu dizisinde, Master Po’nun “Çekirge” diye hitap ettiği öğrencisine her dersin sonunda hatırlattığı bir şey vardı. Hayatla, emekle ve ustalıkla ilgiliydi.
Basketbol için de geçerli olan tam olarak bu olmalı.
Master Po bugün basketbol için aramızda olsa “Çekirge” derdi:
*“Öğren.
Öğret.
Eğlen.
Ve hak ederek kazan.”
Eğer altyapı basketbolunda bu dört kelimeden biri eksikse,
orada gelişim değil, tüketim vardır.
Ve biz, basketbolu hala tutkuyla seviyorsak,
onu tüketilecek bir ürün değil,
yaşanacak bir yol olarak görmeye devam etmeliyiz.

Murat Özyer
Basketbol İnsanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir